Nakış Dergileri

kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2014 Cumartesi

Sherlock Holmes - Aklın Şüphesi Suçun Gerçeğidir

   Martı Yayınlarından çıkan ve Sherlock Holmes ile ilgili son kısa öyküleri kitabını daha çıkar çıkmaz, sıcağı sıcağına almama rağmen okumak için neredeyse 5 ay bekledim. Garip bir huyum vardır - bir dergi ya da kitabın çıkacağı günü sabırsızlıkla beklerim, o kitap/dergi elime ulaştığında ise sabırsızlığım biter, hemen okumasam da olur...  

   Sherlock Holmes fazla söze gerek duymayan bir kahramandır, bütün öyküler zevkle okunuyor. 56 hikâyeyle bittiğine çok üzülüyorum, keşke daha fazla olsaydı. İşin ilginç tarafı da, Arthur Conan Doyle onu dünyanın belki de en çok okunan yazarı yapan baş kahramanından nefret edermiş ve sadece paraya ihtiyacı olduğu için yazarmış. Hatta yazar, nihayet tam zamanlı olarak başka konularla ilgilenmek için, hikâyelerin birinde Şerlock'u "öldürmüş" (hani, İsviçre'de bir şelalenin uçurumundan düşme olayı), ama daha sonra okurların ve yayıncının ısrarlarıyla tekrar onu "canlandırmak" zorunda kalmış.

Şimdi de başka bir yayınevinden (ve haliyle başka bir tercümeyle) çıkan bu hikayeleri okumayı düşünüyorum - tercümeler arasında çok fark var mı diye merak ediyorum...

  

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Martin Zusak - Hiç Kimse Sıradan Değildir

   Son derece garip bir kitap, yazarın kullandığı dilden olsa gerek - sade, konuşurken nasıl bir dil kullanıyorsak, nasıl cümleler kuruyorsak, bazen birbirinden kopuk, öyledir... Çok sonradan bütün olayların Avustralya'da geçtiğini idrak etmişim, nedense bunu da çok garip bulmuşum... (Hani, genelde Amerika ya da İngiltere oluyor ya) Ne zamandır görüyordum kitapçı raflarında, kapaktaki büyük kırmızı HİÇ sözcüğü de ilgimi çekmişti. Ani bir kararla alıp okumaya başladım... Daha birinci sayfadaki olaydan beğendim kitabı...
   Sıradan, gelecekten hiçbir beklentisi, hayata dair hiçbir plânı olmayan bir genç Ed Kennedy. Hayatın her günü aynı - taksicilik, aynı arkadaş grubuyla akşam buluşmaları, yüzeysel ama kimseyi rahatsız etmeyen ilişkiler, umutsuz, geleceği olmayan aşk ... Ama bir banka soygununda yaptığı düşüncesiz kahramanlık yüzünden bir süre sonra garip, rahatsız edici bir olay dizisine çekilmiş oluyor. Ve hayatı artık aynı, sıradan olmuyor... Hayata bakış açısı, arkadaşlarla ve annesiyle ilişkileri değişiyor...

Martin Zusak'ın Türkçeye çevrilmiş bir kitabı daha varmış - "Kitap Hırsızı". Konusu tamamen farklıymış, ama anladığım kadarıyla "Hiç"ten daha ilginç bile. Eh, gene kitapçıya yol göründü ;") ...

6 Ocak 2013 Pazar

Ken Grimwood - Sil Baştan

   Bugünkü aklınızla ve bilginizle 18-20 yaşında olduğunuz günlere dönme ihtimaliniz olsaydı, kabul eder miydiniz? Böyle bir fikir aklınıza hiç geldi mi? Ya da nasıl bir şey olabileceğini hiç zihninizde canlandırmaya çalıştınız mı?.. Biz arkadaşlarımla son 10-15 sene içinde şakayla karışık birkaç kere böyle bir şeyi konuşmuş olduk, nasıl daha akıllı seçimler yapabileceğimizi, daha iyi hayat kurabileceğimizi düşünerek... Ama bu kitabı okurken ben hayatını tekrar tekrar yaşama fikrini korkunç bulmaya başladım... 
   Kurgusu çok değişik geldiği için okumayı 2-3 akşam içinde bitirdim. İlk başta biraz zorlandım, ortalara doğru sardı, merak etmeye başladım... Sonunda bu tekrarların bir açıklaması olacağı fikrine kapılmışım (ki öyle bir şey olmadı), hatta kitabın bir yerinde sanki geliştirilmemiş, unutulmuş bir olay vardı, gereksiz ayrıntılar da eksik değildi ama gene de zevkle okudum... Kitabı okuduktan sonra İnternette biraz araştırdım ve hakkında birkaç ilginç şey buldum: Yazar 2003'te 59 yaşındayken geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiş, ölmeden önce kitabın devamı üzerinde çalışıyormuş. Sil Baştan (orijinal adıyla Replay) Türkiye'de ocak 2010'da ilk defa yayınlandığı halde aslında 1986'nın sonuna doğru yazılmış ve 1987'de ilk defa basılmış bir kitapmış, yani neredeyse 25 senelik. Ve hâlâ ilgiyle okunuyor. Neredeyse ilk basıldığı tarihten itibaren film çekileceği konuşuluyor, ama nedense hâlâ çekilmemiş... 

11 Aralık 2012 Salı

Nora Roberts - Görkemli Ölüm

   Bu yazar hanımefendinin adını daha önce duymuş muyum, emin değilim... Belki kitapçılarda rastlamışımdır... Nora Roberts, birkaç değişik isim kullanarak, 200'den fazla kitap yazmış. (Hep merak ettim - bazı yazarlar neden farklı isimler altında kitap çıkarırlar? Belki sebebi çok ciddi, ama farklı isimler kullanıldıktan sonra neden bu sefer hepsinin aynı kişi olduğunu açıklama ihtiyacı duyarlar? Anlamış değilim...)
   "Görkemli Ölüm" okuduğum ilk kitabı, ama meğerse ondan önce bir kitap daha varmış - "Çıplak Ölüm".  Ve ondan sonra da 9 kitap daha varmış, Türkçeye çevirisi yapılanlardan. Kocaman, 34 kitaplık bir seriymiş - Ölüm Serisi. Baş kahramanı Eve Dallas, 2054'te yaşayan New York'lu bir detektif. Fantastik + aşk + polisiye = garip bir karışım. Aslında Mars, uzay yolculukları ve diğer fantastik şeyler hesaba katılmasa fena bir kitap değilmiş, okunuyor... sürükleyici... İlgi uyandırıcı...
Ama devamını büyük ihtimalle okumam...

21 Ekim 2012 Pazar

Sherlock Holmes - Gerçekler kanıt ister

   Bu sonbaharı neredeyse kaçırıyordum... Sebebi mi? İki bayram arasına denk gelen işteki aşırı yoğunluk (ki buna alışığım normalde) ve apartmanımızın mantolama ve genel iç-dış tadilatıydı. Sonuncusuna her ne kadar önceden kendimizi "fikren" hazırladıysak da strese girmeden karşılamak imkânsızdı galiba...  Hele bir de çok eski, bir sürü sorunu olan bir binaysa... İlk 3-4 hafta boyunca "resmen piskopata bağlamışım" bizimkilerin deyişiyle ;") - yeme içme, kitap okuma, televizyon, el işi - her şeyden kesilip her akşam evin içine doluşmuş, nasıl oluyorsa kapalı dolapların içine bile girmiş ince çimento vb. tozlarını almaya, yerlerini silmeye çalışıyordum... Bizim kediler bile bu "felâketi" benden daha sakin ve "olgun" karşıladılar... Neyse ki bugün itibarıyla bitmiş, yani atlatmış sayılıyoruz! Bahçem neredeyse yok oldu, asmalarım, it üzümlerim, ortancalarım yarı ölü vaziyette - önce üzülüp kahroluyordum, sonra kendimi avutacak bir fikir buldum:" Olsun! Ölsün! Ben de seneye yeniden başlayacağım ve bu sefer bahçem çok daha güzel olacak!" ... Rahatlatıyor...
   Bugün hava yağmurlu, böyle havaya evde oturup hoş bir şeylerle uğraşmak yakışır... Aslında yapılacak bir sürü işim var, ben ise hepsine boş verip kitap okuyorum. Geçenlerde bir yerlerde okudum: İngiliz araştırmacılara göre günde 6 dakika bile kitap okumak stresi ciddi derecede azaltıyormuş... Eh, okuduğum kitap bir de çok sevdiğim Sherlock Holmes hikâyeleri olunca hakikaten stres azaltıcı bir faaliyet oldu... Martı Yayınlarından ağustosta çıkan 4. kitap bugünü masadaki "kitap kulesi"nin içinde bekliyordu. Sherlock Holmes ve CSI - asla bıkmayacağım konular... Merak ettiğim bir şey var ama, dört kitapta toplam 45 hikâye var. Bu, 5. kitap da olacak anlamına mı geliyor?


23 Ağustos 2012 Perşembe

Mara Meimaridi - İzmir Büyücüleri

   Bu kitabı, ilçe kütüphanesinden adı ve arka kapaktaki tanıtım yazısından etkilenip seçtim. Büyülü masal olmasına rağmen (ki ben hâlâ masalları severim ve memnuniyetle okurum) kitapta anlatılan Osmanlı'da yaşayan Rumların gündelik hayatı ilgimi çekti...
   Yanlış hatırlamıyorsam, altı-yedi yıl önce bayağı popüler olmuştu "İzmir Büyücüleri", gazetelerin kitap eklerinde hakkında bir sürü yazı yazılmıştı...  Ama doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı pek sevmedim. Karmaşık, oradan oraya atlayan bir anlatım... bir sürü isim...  bana, daha çok sayfa sayısını artırmak için yazılmış, gereksiz bir fazlalık gibi gelen yüzlerce ayrıntı... Daha çok mahalle dedikodularını dinliyormuşum gibi geldi ve ben dedikodudan hiç hoşlanmadığım için sıkıldıkça sıkıldım, hatta birkaç defa az kalsın okumayı bırakıyordum. Bütün kitapta ortalara doğru ilginç ve heyecan verici sadece birkaç bölüm vardı, bana göre... Gene de inat edip okumayı bitirdim, sırf başladığım kitapları sonuna kadar okuma alışkanlığımdan...

3 Ağustos 2012 Cuma

Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı

   Dışarıda fırtına koptu - gök gürlüyor, yağmur damlaları cama vuruyor, cadde şimdiden suyla dolmuş... Hâlâ dışarıda kalmış insanlar iliklerine kadar ıslanmışlardır... Yağmur bir hızlanıyor, bir yavaşlıyor... Ankara'da ağustosta epeydir böyle yağmur yağmamış gibime geldi, hatta ağustos yağmurlarını hiç hatırlayamadım...
 
   Bu hafta, uzun zamandır okumak istediğim bir kitabı nihayet okuyabildim - Khaled Hosseini'nin "Uçurtma Avcısı"nı. Çok da etkilendim... Genelde akşam yatmadan önce okumaya çalıştığımda pek başarılı olamıyorum, yarım saate kalmadan yorgunluktan gözlerim kapanıveriyor. Ama bu sefer okumaya her başladığımda hikâye uykumu kaçıracak kadar içine çekiyordu beni... Muhteşem bir kitap!.. Sade bir dille anlatılan gerçekçi bir öykü su gibi akıyor. Emir'in babasının sevgisini kazanma mücadelesi, korkaklık ve ihanet üzerine düşünceleri, nefreti, pişmanlığı, sürekli kendi kendini "yemesi"... Hiç Kabil'de bulunmadım, hayatımda hiç yakından uçurtmayı görmedim, bir savaştan ve yıkımdan kaçmak zorunda kalmadım, böylesi sadistliğe veya eziyete maruz kalmadım, arkadaşıma (çok şükür!) ihanet etmedim,.. ama sanki anlatılan her şeyi ben de yaşamışım gibi hissettim... Kitabın bazı yerlerinde ağlamamak için kendimi zor tuttum...
   Eşimin koleksiyonunda filmi da varmış, ama galiba ben kitapla yetineceğim. Oldum olası okuduğum kitapların filmlerini seyretmekten korkarım, çünkü genelde kafamda canlandırdığım öyküyle filmlerin kurgusu çok ters düşüyor ve bende hayal kırıklığı yaratıyor...

   Bugün bir de D&R sanal 'dan ısmarladığımız kitaplar geldi. Kitap sayısı kadar kitap ayracı eklemeleri de çok hoş bir ayrıntı olmuş. İlk defa oradan alışveriş yaptım, bundan sonra da hep oradan kitap almaya çalışacağım (bayağı hesaplı oldu). Şimdilik sadece 5 kitap, ama hepsi de uzun zamandır okunacaklar listemde yer alıyor. Ah! bir de bir günde şöyle 48 saat olsaydı!...





Not: ben bunları yazarken yağmur dinmiş, hatta bazı yerler kurumuş bile. Hava da bir güzel serinledi, tam gezmelik! Herkese keyifli hafta sonları dilerim!


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Ahmet Ümit - Sultanı Öldürmek

   Şimdiye kadar hiç okumadığım yazarlardan biriydi Ahmet Ümit. Ama geçen hafta içinde nihayet onun çalışmalarıyla tanışmış oldum. Ahmet Ümit'in son kitabı benim okuduğum ilk kitabı oldu... ;) "Sultanı Öldürmek" tarihle ilgili olduğundan hoşuma gitti. Fatih ve o dönemin tarihiyle ilgili bir sürü yeni şey öğrenmiş veya merak etmeye başlamışım. Hatta kitaplığımızdan bazı tarih kitaplarını çıkarmama sebep oldu... Polisiye tarafı biraz geride kalmış gibi romanda, adamın düşünceleri de bazen fazla sıktı. Yani heyecan ve hareket arayanlar için sıkıcı olabilecek bir kitaptır. Ama yazarın tarzını sevdiğim için kalan bütün kitaplarını okumayı düşünüyorum.

22 Haziran 2012 Cuma

John Verdon'un üçüncü kitabı çıkıyormuş...

Bu bilgiye geçenlerde birkaç yabancı kitap sitesinden ulaştım. Amazon'da ve benzer yabancı kitapçılarda ön satışlar başlamış bile. Temmuzun 24'ünde yeni bir kitabı çıkacakmış, adı "Let the Devil sleep". Gene çok kalın, İngilizcesi 464 sayfaymış (sanki ben kitap alırken sayfa sayısına bakıp karar veriyormuşum ;") ).


Bu sefer Dave Gurney yakalanamayan bir seri kâtilin peşine düşecek, onu yakalayabilmek için de kendisi yem olacakmış. Anlayışlı karısı ve oğlu da bu sefer yanındalarmış... (O kâtil oğlu olmasın ;") )
Sabırsızlıkla Türkçesini bekliyorum, bakalım kaç ay sonra çıkacak... Koridor Yayıncılık sitesinde bu kitapla ilgili henüz bir bilgi yok (ya da ben bulamadım).

13 Haziran 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes hikâyeleri

   Yağmurlu ve bayağı serin mayıstan sonra haziranın ilk günlerinde havalar biraz ısınınca teras sezonumuzu açmıştık. Son bir haftadır ise yaz kendini iyice hissettirdi, evin içinde durulmuyor. Artık akşamları televizyonun, bilgisayarın yerini terasta oturmacalar, gazete kitap okumacalar, çay kahve içmeceler vs. vs. aldı :) Bilgisayarımız masaüstü olduğu için de terasa çıkarılamıyor, blogun pabucu dama atılmış birazcık...

   2,5 haftadır akşamları Sherlock Holmes hikâyelerini okuyorum, şu Martı Yayınlarından çıkan kitaplar. Kısa olduklarından her akşam 1-2 tane bitiyor. Ben bu pipolu beyefendiyle on iki- on üç yaşımdayken en küçük teyzem sayesinde tanışmıştım. Kitaplığındaki kalın, güzel ciltli bir kitap ilgimi çekince, teyzoş çıkarıp "Al, oku. Eminim beğenirsin." diye vermişti o zaman... Gençlere anlatılanlar biraz fazla basit gelebilir şimdiki diziler, belgeseller ve filmler göz önüne alınırsa. Ama o zamanlar CSI benzeri diziler, Discovery ID vs. yoktu, Kolombo ve daha sonraları Mavi Ay vardı - haliyle okuduğum hikâyelere bayılmış, Sherlock'un vakaları çözme yöntemlerinden ve gözlem yeteneklerinden çok etkilenmiş, hatta gözlem yapmayı ve küçük bilgilerden bütün resmi oluşturmayı kendim de denemiştim... Hâlâ da polisiye - en sevdiğim kitap, film ve dizi konusudur benim için.
    Sherlock Holmes (daha doğrusu yazarı Arthur Conan Doyle)  kriminolojinin fikir babası sayılabilir bence, çünkü parmak izleriyle uğraşmayı, kan lekelerini ketçap lekelerinden ayırmayı ilk deneyen bu beyefendiydi, kitapta da olsa. Aslında literatürdeki polisiye türünün de babasıdır Conan Doyle... Bütün yaz da benim için cinayetlerle geçecek anlaşılan, çünkü şimdiden okunacaklar listeme Edgar Alan Poe ve Agatha Christie'yi de ekledim. Poe'yu şimdiye kadar hiç okumamış, sadece göz gezdirmiş sayılırım, Agatha Christie'nin kitaplarını ise gençken okumuştum, defalarca da film ve dizilerini seyretmiştim. Ama Miss Marple ve Poirot'yu o kadar çok severim ki tekrar okuyasım geldi...


   Bu arada, TeleDünya olanlara duyurulur (hâlâ duymayanlar kaldıysa ;) ) - haziranın başından beri listelerine FoxCrime diye bir kanal eklenmiş, artık 24 saat boyunca CSI ve benzeri dizilerini gösteriyor. Hafta içi gündüz ve cumartesi - pazar günleri tekrarları var, yeni bölümleri ise sadece akşam çıkıyor...

11 Mayıs 2012 Cuma

Gözlerini sımsıkı kapat - John Verdon

   
   Bu kitap şubatta çıktı. Ama ben o zaman hâlâ John Verdon'un neredeyse 1 yıllık gecikmeyle keşfettiğim ilk kitabını okumakla meşguldüm. Ve bitirdiğimde her ne kadar hemen ikinciyi de alıp okumak istediysem de biraz beklemeye karar verdim - daha önce aynı yazarın kitaplarını (birbirinin devamı olmayan kitaplardan bahsediyorum) neredeyse peş peşe okuduğumda bunun çok yorucu ve bıktırıcı olduğunu bulmuştum. Aynı yazar hep aynı taktikleri ve aynı sözcükleri kullanır, hatta farklı kitaplarda aynı cümleleri kurar, vs. vs. ... Zaman geçtikçe bu kadar ayrıntılı olarak kafamda kalmıyor, e haliyle de hep aynı şeyleri okuyormuşum gibi de gelmiyor :-o

   İkinci kitaba bu pazartesi akşamı başladım. Bulduğum her fırsatta okumaya çalışıyorum; çorbayı pişirirken bile bir elimde kitap, diğer elimle tenceredekini dibi tutmasın, topaklanmasın diye karıştırıyorum - eşim ilk gördüğünde bu halimi çok gülmüştü. Henüz 42. bölümüne geçtim (yarılamışım neredeyse), ama "Gözlerini sımsıkı kapat" da tam zevkime göre bir kitapmış... Hızlı okunan, sürükleyici, heyecanı iyi ayarlanmış, devamının ne olduğu konusunda merakı hep canlı tutan, konusu yürek parçalamayan (örneğin, Zülfü Livaneli'nin "Serenat"ı gibi) - daha ne isteyeyim?..  

   Yarın cumartesi, işe gitmek zorunda kalmayacağım için iple çekiyorum - okumayı bitiririm. Ve umarım, kitabın sonuna yaklaşırken hâlâ aynı fikirde olurum...
  

21 Şubat 2012 Salı

Bir ondan bir bundan...

      Son birkaç gündür gündüzleri hava güneşlidir,.. pencereden dışarı her baktığımda ilkbahar geldi diye birkaç saniyelik heyecan, sonra da pencere açtığımda aynı soğuk, buz gibi hava. Nedense ben bu kış çok üşüyorum... Akşamları evde kitap okumak ya da el işiyle uğraşmak için kalın bir battaniyenin altına giriyorum. Etrafımda da hemen yer kapmaca oyunları başlıyor - bizim evin büyük kedi-kızı Tırmoş, bizim kara cadımız, ayak ucumda tek başına uyumayı sever. Eh, onun yavruları, "dalmaçyalı" kuzular da aynı yerde uyumak isterler. Allah'tan bu ikili bir arada gayet iyi geçiniyor. Her akşam aynı sinir harbi, aynı sessiz bekleşmeler, korkutucu pozlar - annecik hırlamayla yavruları uzaklaştırmaya çalışıyor. "Dalmaçyalı"lar da bazen hiç umursamadan uyurlar, bazen ise kalorifere geçmeyi tercih ederler... Her gün ayrı bir film, ayrı bir eğlence...
bugün kazanan taraf "Dalmaçyalı"lar oldu...
     İki haftadır Suzanne Collins'in üçlü "Açlık oyunları" romanını okuyorum, bir buçuk kitap bitti, bir o kadar daha kaldı. Gene ilk kitabın başında biraz zorlandım, sonra da zevkli hale gelince işim kolaylaştı. Bu kitaplara epeydir bakıyordum, ne hakkında diye merak edip. Gençlik romanıymış tarzı, ama olsun. Ben her tür kitap severim, yeter ki sıkıcı gelmesin :) 


     Resimdeki kupa, bu hafta sonu ziyaretime gelen bir arkadaşımın hediyesi. Bunu alışveriş gezintilerinden birinde görüp hemen beni ve "yeni" hobimi hatırlamış, almış. Üzerindeki "kanaviçe" kalplere bayıldım! İçinde bitki çayları için süzgeci de vardı, ama ben sadece kapaklı olarak kullanacağım, çayım kahvem çabuk soğumasın diye...

     
     Bu örgülü saç bandı da benim en soğuk havalarda bile şapka takmayı reddeden asi bir kıza hediyem oldu. Kendisi poz vermek istemedi, biz de manken olarak oyuncak maymunu kullandık. Biraz geniş ve bayağı kalın, kulaklarını ve başının büyük bir kısmını çok sıcak tutacak bir şey oldu. Örerken çok zorlanmadım, bu tür şeyler her zaman daha kolay geliyor bana. Ama paslanmaya başlamışım... Acilen bir şeyler daha örmem lâzım, yoksa örmeyi hepten unutmaya başlarım... Belki de şala başlama zamanı geldi de geçiyor...


     Üzerinde çalıştığım son projeyi de en sona sakladım ;") Gene blackwork, ama bu seferkinde biraz da çarpı işi var. Akşamları bazen kitap okumak yerine bununla uğraşıyorum. Bitince daha büyük bir şeyin parçası olacak...

10 Şubat 2012 Cuma

Aklından bir sayı tut - John Verdon

    Çocukken ve gençken kitap okumayı çok severdim, tam bir kitapkoliktim ;"). Gerçi o zamanlar televizyon zaten pek seyredilmezdi ya, 1-2 kanal ve sınırlı yayın saatleri varken biz ailece sadece işaretlediğimiz programları seyreder, boş vakitlerimizi okuyarak ya da eş-dostla sohbet ederek geçirirdik...   Daha sonraları okul, iş, aile derken kitap okumayı bırakmış, yılda bir kitabı bile zor bitirir olmuştum...
     Ayıptır söylemesi, ama bütün kitap okuma aşkıma rağmen geçen sene de sadece 2 kitap okuma fırsatım oldu. İlki berbattı - bana göre çevirmen kitabı resmen katletmiş (daha sonra İngilizce versiyonunu sırf karşılaştırmak için okuduğum için biliyorum), adını bile anmayacağım - o roman ile kişisel "en uzun okuma rekorumu" kırmış oldum. İkincisi ise harikaydı! Elif Şafak'ın Aşk romanı - onu tatilde, 2 günde yuttum bitirdim. Bu kitabı okumakla da çok geç kalmışım aslında - bütün Türkiye onu 2-3 yıl önce okumuştu. Ben ise o zamanlar pembe kapağını ve kocaman "Aşk" sözcüğünü görünce burun kıvırdım... Ne sandıysam... Şimdi ise en sevdiğim 10 kitap listemde yer alıyor...
   
     Geçen senenin sonunda kendime söz verdim - gene okumaya başlayacağım diye. Çünkü ben hep aynı şeylerle uğraşamıyorum, sıkılmaya başlıyorum. Hobilerimi "sıraya" koymuşum, bir biriyle, bir öbürüyle meşgul olmak bana daha eğlenceli geliyor. Gerçi kitap okurken televizyon seyrederkenki gibi aynı anda başka şeyler yapamıyorum ya, ama ayda birkaç akşam buna katlanabilirim sanırım ;").
      Ve bu sene okuduğum ilk kitap... John Verdon isimli "genç" yazarın "Aklından bir sayı tut" romanı "Koridor" yayınevinden daha geçen sene çıkmış ve galiba geçen yaz "patlama" yapmış. Benim ise her zamanki gibi yılbaşından birkaç gün önce ondan haberim oldu, kitapçıda ilgi çekici bir şeyler seçmeye çalışırken. Kitabın arka kapaktaki yazılar seçimimi biraz da olsa etkilemişti - polisiye türünü çok severim (Severek seyrettiğim dizilerin çoğu da polisiye). Bir deneyeyim dedim ancak yeni yıl telâşları, yeni yılda da önce başladığım nakış projelerimi bitirme inadım kararlılığım yüzünden bayağı erteledim okumayı. Ama samplerimi bitirir bitirmez, aynı akşam aldım elime kitabı, başladım okumaya... 

      ... İlk 30-35 sayfa biraz yavaş olduğu için tam sıkmaya başlayacaktı ki... olay patladı, ve kalan 400 küsür sayfa neredeyse tek nefeste bitti. Gerçi ben akşamları, yatmadan önce okuduğum için birkaç kere kitabı yastık yerine de kullanmışım (insan yorgunken gözlerini kırpmak için kapatır bazen ve... bilirsiniz işte ;") ). Sürükleyici, ilginç bir polisiye. Sürpriz, beklenmedik bir katil... Yazarın ilk kitabıymış, ama hiç de fena değilmiş. Birkaç yıl içinde Amerikalılar bu kitaptan film çekerlerse hiç şaşırmam. Bugün de D&R sitesinde John Verdon'un bu ay içinde çıkmış yeni kitabını ("Gözlerini sımsıkı kapat") farkettim - bu sefer son duyan ben olmuyorum yani ;"), şimdi onu da alıp okumayı düşünüyorum. Baş kahraman aynı emekli detektif. Umarım, bu da ilk macerası kadar iyi olacaktır.

20 Mart 2011 Pazar

Gerçekten harika bir kitap!

   Cuma günü nihayet elime çok uzun zamandır istediğim bir kitap ulaştı - Türkiye'nin ağaçları ve çalıları (yazan Necati Güvenç Mamıkoğlu). Hepsiburada'dan birkaç hafta önce ısmarlamıştım, ellerinde olmadığı için biraz beklemek zorunda kaldım. Ama beklediğime de değmiş! Gerçekten harika bir kitapmış! Necati Bey benim sıkça tekrarladığım bir fikrin canlı ispatı olmuştur - bazı insanlar hobi olarak yaptıkları işlerle uzmanlara taş çıkartırlar. Çünkü kendisi bir botanikçi değil, uzun yıllar PTT'de çalışmış bir mühendismiş. İşi dolayısıyla da bütün Türkiye'yi gezmek zorunda kalmış. Ağaçların resimlerini çekmek de sadece bir hobisiymiş. Ellerinize sağlık, Necati Bey! Sayenizde hem bir sürü ağacı ilk defa tanıma fırsatı buldum, hem de onların Türkçe adlarını öğrendim. Bence, bu kitap sadece bitkilerle ilgilenen insanların evlerinde değil, Türkiye'de yaşayan herkesin evinde olmalıdır... (Belki biraz bencilce gelecektir ama) Umarım, çiçeklerle ve otlarla ilgili bir kitap çıkartacak kadar da fotoğrafınız vardır...
   Not: "herkesin evinde olmalıdır" cümlesini görenler abarttığımı düşünebilirler, ama geçenlerde şöyle bir duruma  şahit oldum. Şubat ayında Ankara'da Trabzon günleri şenliği vardı. Ve AKM'deki stantlarından birinde Orman Bakanlığından ağaç fidanları ücretsiz dağıtılıyordu. En kalabalık, yaklaşılması neredeyse mümkün olmayan bir stanttı. Karaçam, ladinler ve huş fidanları vardı. Herkes almak için uğraşıyordu, ama bir de neredeyse herkes "Huş ağacı nedir?" diye de soruyordu. Ki bana göre sorulmaması gereken bir şey, çünkü buralarda çamların, meşelerin ve (affedersiniz ama) osuruk ağaçlarının yanı sıra en yaygın ağaçtır kendisi. Ankara'nın neredeyse her parkında ve her resmi binanın önünde beyaz gövdeli oya yapraklı huştan en az bir tane vardır. Demek ki onları pek kimse farketmiyor, farkederse de merak etmiyor. Yazık!..
   Şimdiki çocukların çoğu da sadece iki tür ağaç biliyordur: iğneli olan herşey onlar için "çam"dır, gerisi de "ağaç". 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...